KELOĞLAN VE ALTIN ELMA AĞACI

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memleket o zamanlar namelememiş, dertler tasa bilmemiş. O memleketin bir köşesinde, babasıyla yaşayan zeki ve çevik bir çocuk varmış. İşte o çocuk bizim kahramanımız Keloğlan’mış.
Bir gün Keloğlan, köyün kenarındaki ormana odun toplamaya gider. Derinlerde, güneş ışınlarının zor ulaştığı bir yerde, altın renginde parlayan bir ağaç görür. Ağacın dallarında ise kocaman, sulu sulu altın elmalar asılıdır. Keloğlan hayretler içinde kalır. Böyle bir ağaç daha önce hiç görmemiştir.
Ağaca yaklaştıkça, birdenbire ürkütücü bir ses duyar. “O altın elmalara dokunma, yoksa başın belaya girer!” der bir ses. Keloğlan korkar ama merakı daha ağır basar. Yavaşça bir elma koparır. Tam ağzına götürürken, ağaçtan büyük bir ejderha çıkar. Ejderha, Keloğlan’ı kovalamaya başlar.
Keloğlan, can havliyle ormanda koşmaya başlar. Ejderha onu adım adım takip eder. Tam köşeye sıkışmak üzereyken, aklına bir fikir gelir. Yanında taşıdığı odun baltasını alır ve ejderhanın ayağına doğru fırlatır. Balta ejderhanın ayağına saplanır ve ejderha acı içinde kıvrılır. Keloğlan da bu fırsatı kaçırmaz ve köyüne doğru hızla koşar.
Köye vardığında, hemen herkese altın elmayı gösterir. Köylüler önce inanmazlar ama Keloğlan’ın anlattıklarını duyunca çok şaşırırlar. Keloğlan, altın elmayı köyün ortak kasasına koyar. Böylece köy halkı zenginleşir ve mutlu mesut yaşarlar. Keloğlan ise köyün kahramanı olur.